İnsan hayatın akışına gereğinden fazla takılmadan, her şeyin ilahi bir düzen içinde gerçekleştiğini kabul ettiğinde, iç huzuru buluyor.
Çünkü; kabul edemediği şeyleri sorgulamak yerine, olanları bir hikmet çerçevesinde görmeyi öğreniyor.
Teslimiyet, iç çatışmaları azaltıyor, kaygıları dindiriyor, kalbe ferahlık enjekte ediyor.
Tefekküre daldığım zamanlarda beynimi zorlayan sorular arasında buluyorum kendimi. Böyle durumları atlatabilmenin yolunu, ehliyle istişare ederek eksik parçaları tamamlamaya, buğulu durumu netleştirmeye gayret ederim.
Malum mübarek Ramazan ayını idrak ettiğimiz günlerdeyiz, ulusal kanallarda geçmiş yıllardan süregelen sorular ve aynı sorulara, aynı cevapları veren birbirinden değerli din adamlarını izliyoruz.
Sosyal medyada espri içerikli görsel ve video paylaşımları.
Mübarek ayın ilk günlerinden birinde sahuru karşılarken, zekatın karşılığı maddeden ibaret mi sorusuyla cebelleşirken buldum kendimi.
Zekât “Artma, Arıtma, Temizlik” anlamı itibari ile maddeyle sınırlı olamayacağı düşüncesi filizlendi zihnimde.
Günün erken saatinde ehline başvurup, zihindeki soruları netleştirmek için
İzmir’de cemiyet faaliyetlerinde her türlü desteğini esirgemeyen kıymetli “Dr. Bilal DOĞAN “ hocamı aradım.
Kısa bir hasbihalden sonra; İlim ehli, gönlü cömert, her zamanki tevazuyla başladı anlatmaya.
Zekât’ın ölçüsü toplumda öyle değerlendirilsede maddeyle sınırlı değildir, insanlar manevi tarafını ihmal ediyor, Allah’ın ihsan ettiği her nimetin zekâtı vardır. İlmîn zekâtı bilgiyi başkalarına öğretmek, ömrün zekâtı namaz kılmak, malın zekâtı hakkını vermek, oruç tutmakta bedenin zekâtıdır. Hal böyle olunca da oruç tutan insan, vücudunun da, sahip olduğu nimetlerin de kendi malı olmadığını, istediği zaman yiyip içemeyeceğini anlar.
Oruçla onların kendisinde emanet bulunduğunu, hakiki mal sahibinin kim olduğunu idrak eder. “Ol” diyenin emri olmadan yiyemez, içemez. Ve hatta görevi başındaki askerin, polisinde her ne kadar maaşını alıyor olsa da, hayatını tehlikeye attığı için yaptıkları işin zekât sayılacağını ifade ederek konuyu bağladı.
Vesileyle biz de hocamızın zekâtından nasiplendik.
Öyle ki, Biz ne istersek isteyelim bazı şeyler hemen birden olmuyor. Çünkü bizim değil, irade biz de değil, Çalabın iradesi belirler her şeyi. Senin isteğinle değil, kendi isteğiyle oluyor.
İnsan bazen önceden yazılmış bir yolun parçası olduğunu unutup, yaşamış olduğu bir durum veyahut olaydan kaçmaya çalışır.
Aslında alınan her karar, ortaya konulan her davranış yazgının bir parçası.
Bu düşünce de, hayatın akışına güvenmeyi ve yaşananları kabullenmeyi sağlıyor.
Nasip olmayan bir şeyden mahrum değil de, muhafaza edildiğinize iman edince kalbinize olan eziyetinizde bitiyor.
Bazen istediğimiz şeylere ulaşamayınca, kendimizi eksik, mahrum yada kısmetsiz hissederiz.
Oysa nasip olmayan her şeyin bizi koruyan, muhafaza eden bir yönü olduğunu, belki de kaybettiğimizi sandığımız şeyin bizi daha büyük bir sıkıntıdan alıkoyduğunu sonradan farkederiz.
Zihin duruldukça, yaradanın bizim için daha hayırlı olanı bildiği inancı güçlenir, kalp rahatlar, iç huzur menzilini bulur.
Geçmişe bakınca üzüldüğümüz olayların bir koruma olduğunu fark eder, nihayetinde içimizdeki eziyet son bulur ve yerini huzurlu bir teslimiyet alır.
“Hüsn-Ü Zan sahibi olmak, kalbe huzur, muhabbete samimiyet, güveni artırır.” der
Tasavvuf Ehli;
Su-i Zan’da bulunmak, zan ile yargılamak, benlik gafletine düşüp, sorgulamak, niyeti kendince yorumlamak, önyargıyla yaklaşmak, olumsuz düşünceler, gereksiz kuruntular, geçmişle infaz etmek.
İnsan ki; benlik gafletinden arınıp, muhatabının niyetindeki saflığı, halisiyeti fark edebilsin.
Denilir ki;
“Bir hâli akli delillere dayalı olarak bilmek ilimdir; yaşayarak öğrenmek zevktir (tatmaktır); hoş görerek kabul etmek ve hakkında hüsnü zan etmek ise imandır.”
Selam, Dua ve Muhabbetle…













YORUMLAR