Yıl 1990, 3 Temmuz; Kurban Bayramı’nın ilk günü… Sönmüş volkanik dağ olan Küçük Ağrı Dağı’nın eteklerinde bir sınır karakolu… Mehmetçik, İran sınırı boyunca kendi mıntıkasında hudut güvenliğini sağlamakta, mücadele etmekte kar-kış demeden… Mücadele ki, teröre karşı, hava, tabiat ve arazi şartlarına karşı, kaçakçıya karşı bir mücadele…
Asteğmen olarak karakol komutanlığı vazifesini ifa etmekteydim. O gün sabah saat 10.00 gibi uyandım, gece vazife yapanlar istirahat ediyorlardı; ayakta sadece gündüzcüler vardı… Bir de gececi olmasına rağmen yemekhanede/gazinoda mektup yazan Jandarma Onbaşı Mustafa vardı. Neden erkencisin Mustafa, diye sordum… Bugün bayram ya komutanım, o yüzden erken kalktım, dedi… Evet, gerçekten yoğunluktan olsa gerek unutmuştum bayramı, bayram haftasıydı ancak o gün ilk gün olduğunu hatırlayamadım… Hep beraber bayramlaşırız, gel seninle önceden bayramlaşalım diyerek tokalaştık ve sarıldık Mustafa ile…
Aynı gün gece, saat 22.00’ye doğru yoğun bir silah sesiyle irkildik, öncekilerden farklıydı! Belirsiz taciz atışları değildi; çatışma ya da iletişim kurmak isteyen atışlardı sanki! Karakol emniyetini sağlayacak yeterli sayıda asker bıraktıktan sonra, seslerin geldiği yöne doğru 5-6 asker ilerledik… Karakoldan 1,5 km kadar mesafedeki bir noktada durduk, o muhitteki askerlerle birbirimize seslerimizi duyurabildik… Olay yerini belirledik… Müthiş bir ses yoğunluğu vardı; “ne oldu”, “nasıl oldu”, “kim”, “kimden” gibisine uzayan ve yükselen sesler… Ve duymak istemediğimiz bir cümle geçti ses kalabalığının arasından; “Mustafa vuruldu komutanım”! Takviye ekip olarak yığıldık, tutulduk, ne yapacağımızı ya da ne diyeceğimizi bilemedik, unuttuk… Sesler bize yaklaştıkça, kısmen kendimize gelmeye başladık…
Mustafa yanımıza geldi, arkadaşlarının omuzlarında, kollarında… Sesimize karşılık vermiyordu, inilti vardı kendisinden… Ve tabur doktoru bize doğru, biz de tabur doktoruna doğru ilerliyorduk, hızla… Ambulans devraldı, biz devam edemedik; karakol ve oradakiler bizi bekliyordu… Karakola döndüğümüzde, “Mustafa Şehit oldu” haberini aldık… Ateş düştüğü yeri yakar ya, biz tam da o yerdeydik, yaktı bizi ateş… Sönmüş volkanik dağdan yeniden patlama oluyor ve üzerimize ateşten lav yağıyordu sanki…
Acının tarifi zor, hislerin tercümesi oldukça karmaşıktır, böyle durumlarda… Bizler yurttaş olarak genelde mahallindeki şehit törenlerine/acılarına tanık oluruz… Ana, baba, yar, evlat, kardeş, bacı, dede, nine, akraba, eş-dost ve yurttaşların feryatları, ağıtları, sloganlarıyla gözyaşına boğuluruz…
Bir başka hüzün noktasından bahsetmek isterim: Arkadaşını kollarında kaybeden tertiplerin acısı; pusuda/devriyede vatan bekçiliği yapan asker arkadaşlarının dinmeyen gözyaşları; sevk ve idareden sorumlu komutanların içe atılmış hüznü; görev yaptığı askeri birliğin ve şehit düştüğü toprakların iniltisi…
İlk gün karakolda büyük bir sessizlik hâkim oldu, gözyaşı eşliğindeki burun çekmeler duyuldu ağırlıklı olarak… İzleyen günlerde yeniden hatırlamanın hıçkırıkları… Tertipler kısa kısa anılarını ve duygularını paylaşır, ağlamaklı ses tonlarıyla:
-Çok sevdiği sözlüsü vardı, izinli gidip nişanlanacaktı…
-Daha dün birlikte “sürerim sürerim gitmez kadana” türküsünü söyledik, çok duygulu sesi vardı…
-Çok değil 7-8 saat önce futbol oynadık, kaledeydi ne kurtarışlar yaptı…
-Sabah gördüm erkenden kalkmış, annesine mektup yazıyordu…
-Pusuya beraber gittik, benim yanımda vuruldu; ben bu acıya ne kadar dayanırım komutanım…
-Daha iki gün önce evlilik planlarımızdan bahsettik, bugün 15 metre yakınımda şehit düştü; bu acı bitmez…
-Koğuştaki yatağında sanki uyuyor gibi geliyor bana…
-Komutanım o tarafta pusuya bir süre gitmesek…
-Siz de duydunuz mu arkadaşlar, mevzide devam eden iniltiyi…
Atmosferi anlatmak imkânsız aslında; ancak ortam acı, hüzün ve gözyaşı kaplıydı… Karakolun komutanı olarak, bazen konuşmaya niyetleniyordum ancak kelimeler boğazımda düğümleniyordu… Acılara bir süre ortak olmak kaçınılmazdı… Üst komutanlarımızın konuşmalarıyla biraz kendimize geliyorduk…
Evet, devam eden kutsal bir görev vardı; yurt savunması bizim dinç ve ayakta olmamızı gerektiriyordu… Şehidimize kalbimizden birer müstesna yer açıp vazifeye devam elzemdi…
“Hudut Namustur” şiarının gölgesinde şehit olan Mustafa ve vatanı için can veren tüm nurlanmış kahraman yiğitleri minnetle ve dua ile yâd ediyoruz…













YORUMLAR