Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Çankırı Gazete

Çankırı’nın en eski tuzcu ailesi

DEDEDEN TORUNA ÜÇ KUŞAKTIR TUZCULUK YAPIYOR

DEDEDEN TORUNA ÜÇ KUŞAKTIR TUZCULUK YAPIYOR

Tuzcular Arastası’nın yaşayan en eski tuzcularından 90 yaşındaki Güray Güneşülke ile babasından devralıp üçüncü nesil tuzcu olan oğlu İbrahim Güneşülke’ye devrettiği tuzculuk mesleği üzerine geçmişten günümüze ve gelecek kuşaklara aktarmak üzere bir röportaj gerçekleştirdik.

Kendisiyle görüşmek üzere Çankırı’nın ilk apartmanlarından olan Cumhuriyet Mahallesi’ndeki Birlik Apartmanı’ndaki evine gittiğimizde eşi Fatma Güneşülke tarafından karşılandık. 09.03.2025 Cumartesi günü ilerlemiş yaşına rağmen ayakta sağlıklı bir şekilde evinin salonuna “buyur” etti. Hafif işitme kaybı dışında bir sağlık problemi görünmüyordu. Hafızası ve bilinci de yerinde idi. Oruçlu olduğunu öğrenince yormamak adına röportajı ertelemek istedim, ancak bir sıkıntı olmayacağını yarının ne getireceğini bilmediği için söyleşiyi yapmak istedi. Söyleşiye daha sonra yıllarca tuzculuk yaptığı işyerinde devam ettik.

“Güray ismi sizin yaş grubunda pek rastlanmayan bir isim, bir hikayesi var mı?” diye sorarak sohbete başlıyoruz;

“Karaköprü’de dedemizden kalan bahçemiz vardı, halen de duruyor. Babam ve ailesi o dönem bahçecilik yaparak sebze yetiştirip satarak geçimlerini sağlıyormuş. 1936 yılında benim doğduğum yıl ürünler çok bereketli olmuş. Benim bereketle geldiğimi düşünüp bu ay sebzeler gür oldu diyerek ismimi Güray koymuşlar.”

Bildiğimiz kadarıyla şiir yazan, güzel şiir okuyan bir insansınız, tahsil hayatınızdan bahseder misiniz?

“Büyük Cami’nin kuzeyinde şimdi caminin bahçesi olan alandaki ahşap tarihi Cumhuriyet Okulu’nda ilk okula başladım. Bizim zamanımızda öğretmen kıtlığı vardı. İlkokula başladık ama öğretmen yok, yarın gelecek, bir hafta sonra gelecek diyorlar ama bir müddet öğretmen gelmedi. Sınıfımız 35 kişi, sonradan 40 kişi olduk. Yeni mezun bir öğretmen bayan geldi. Kalabalığı görünce tayin isteyip gitti. Daha sonra gelen öğretmenler de çok durmadı, tayin isteyip gittiler. Doğru dürüst okumayı bile öğrenemedik, 5.sınıfa kadar böyle geldik. 5. Sınıfta imtihan olmuşuz gibi elimize bir kağıt parçası verdiler, bu sizin karneniz dediler. Babam ortaokula yazdıracak. Ortaokul öğretmeni müfettiş, tanıdık. Ben okumam hocam dedim. İlkokulda bir şey öğrenmedik, ben yapamam dedim. Sen aşağı in sınıfa gir bak bakalım dedi, indim hoca bir şeyler anlatıyor, anladın mı diye sordu, anlamadım cevabını verdim ve o anda okulu bıraktım. Babama da ben okumayacağım deyip dükkana geldim.  Doğru dürüst bir okul hayatımız olmadı. Ama okumaya meraklıydım, şiire edebiyata da merakım vardı. Kendimce şiirler yazıp eş dost arasında okumuşluğum da vardır.”

Ticarete okulu bırakma kararından sonra mı başladınız?

“Evet o karar benim hayatımda yeni bir başlangıca neden oldu. İlkokulda iyi bir eğitim almış olsaydık bugün farklı bir durumda olabilirdim. Herkesin hayatında buna benzer dönüm noktaları hep olmuştur. Ticarete çekirdekten başladığımı söyleyebilirim. Allah’ım bana böyle bir hayat lütfetmiş, benim rızkım da tuz ticareti ile sağlandı. Dükkanda babama yardım etmeye başladım. Babam önce istemedi, zaten iş yok güç yok diye. O sıralarda tuzculuğun yanında bakkaliye malzemesi de satıyoruz. Ama herkes babamı tuzcu İbrahim ağa olarak biliyor. O ara babam bayağı borçlanmış, borçları ödemekte zorlanıyordu. Tefecilerden de para almış. Dükkan geliri dışında bir şeyler yapmamız lazım. Küçüğüm ama aklım ticarete eriyor. Bir gün arastadan elinde üç tane davar derisi olan birisi geçiyordu. Amca bu derileri bana satar mısın dedim o da satarım dedi. Dükkanın önüne geldik başladık pazarlık etmeye. Üç deriyi 22,5 liraya aldım. Babam biraz kızdı. Aşağı pazarda tiftikçilik yapan Mahir ağa namıyla bilinen birisi vardı. Yanındaki adamlar bizim dükkana leblebi almaya gelmişler ve derileri görmüşler. Mahir ağa benim derileri aldığımı duyunca öfkelenmiş dükkana geldi, bana belli etmedi. Daha yaşımda küçük. Derilere ne kadar istiyorsun? dedi, 45 lira dedim. Pahalı olduğunu söyledi. Ben tezgahtarlık yapmaya başladım, bu deriler çok kaliteli filan dedim, gülümsedi. Babam da 5’ini alma dedi, 40 liraya verdik. İlk ticaretim böyle oldu. O yıllarda Çankırı’da davar çok, deri ve tiftik işi çok canlıydı. Dükkandaki satışların yanında bu şekilde yan işlerle para kazanıp borcumuzu ödedik.”

 

“TUZU MAĞARADAN MERKEPLERLE BOYALICALILAR GETİRİYORDU”

Tuzculuk o dönemde nasıl yapılıyordu? Mağaradan nasıl geliyor, il dışına tuz ticareti nasıl yapılıyordu?

“Babam askere kadar bahçecilikle uğraşmış. Askerden geldikten sonra Tuzcular Arastasındaki bu dükkanı almış. O dönem arastada Kağnıcıların yanısıra birkaç tuzcu esnafı daha varmış. Daha sonra tuzla birlikte bakkaliye malzemesi de satmaya başlamış. Bir müddet devam etmiş, daha sonra ben de okumayıp dükkana katıldım.  Boyalıcalılar (Esentepe) merkeplerle mağaradan tuz yükleyip arastaya getiriyorlar tuzcular da satın alıyordu. Bir merkebe 70 kilo tuz sarıyorlardı. Hayvanlar için kara tuzun kilosunu 4 kuruştan alıp 70 kilo tuza 280 kuruş ödeme yapıyorduk. Kristal yağ tuzunu ise 6 kuruştan alıyorduk. 1950’li yıllarda mağarayı TEKEL işletiyordu. Parayı ödeyince tuz faturası keserlerdi, mağaranın ağzına kadar raylı sistemler üzerinde dekovillerle getirilen tuz ambara götürülür oradan da tartılarak merkeplere yüklenirdi. Tuz ucuzdu merkep başına 280 kuruş öderdik, tuzun mağaradan getirilmesi için de 2-3 lira ödüyorduk. Tuzun kalitesine göre ödeme yapardık. Hayvanlar için ayırdığımız kara tuzu kilosu 12 kuruştan, el değirmeninde çekilmiş tuzu da 15 kuruştan satardık.  Boyalıcalı Abdullah, Tombili, Kına Sakal ve oğulları bize yıllarca tuz getirdiler. 1957 senesinde at arabaları devreye girdi. Boyalıca’nın yanında Çivi Köy, Balıbağı Köyünden at arabası olanlar araba başına 700 kilo tuz yükleyip getiriyorlardı. Hayvanlar zayıf olursa 500 kiloya kadar düşerdi. 1980’li yıllardan itibaren mağaranın ağzı genişletilip önce traktörler sonra da kamyonlar devreye girdi ve bol miktarda tuz gelmeye başladı. Önceleri merkeplerle dükkana gelen hayvan yalama tuzunu at arabaları ile tren ambarına götürüp Türkiye’nin farklı bölgelerine naklettirirdik. Kamyonlar devreye girince trenle nakliye işi bayağı azaldı.”

“TUZ KOLCULARI GÖZ AÇTIRMIYOR”

Atlı tuz kolcularından bahsedilir misiniz?

TEKEL’in personeli olan ve atla gezen tuz kolcuları vardı. Tuz mağarasının yanı sıra Şıh Osman, Kaput, Çayırpınar, Taytak gibi köylerdeki tuz yatakları ve tuzlu derelerin kenarlarında biriken tuzları vatandaş almasın diye gezerlerdi. İzinsiz tuz alanları da yakalayıp mahkemeye verirlerdi. Hatta derelerden akan tuzlu suyu bile almalarına izin vermezlerdi. Bu suya çorak da derlerdi, kadınlar hamur yoğururken katarlar, yaptıkları hamur işleri çok lezzetli olurdu.  Kolcular denmişken benim de yaşadığım bir olayı anlatayım. Bir gün traktörle tuz almaya mağaraya gidiyordum. Traktörün römorku boştu henüz tuzu yüklememiştim. Mağara yakınındaki derenin kenarında güzel tuz kütleleri gördüm. Tuz bembeyaz çok güzeldi, parçalayıp traktöre yükledim. Dükkanda el değirmeninde çekip üç beş kuruş daha fazlaya satarım diye düşündüm. Bir miktar tuzu yükledikten sonra mağaraya gidip traktör römorkunun boş kalan bölümünü tuzla doldurdum, kantara girdim. O sırada atlı kolcu beni gözlüyormuş, kantara girmeden dereden aldığım tuzu götürseymişim beni mahkemeye verecekmiş. Böyle sıkı takip ederlerdi.”

Tuz kolcuları ile ilgili bir anımı daha sizinle paylaşayım. Bir kolcu tuz mağarasının yakınlarında heybesinde tuz bulunan bir köylüyü yakalamış. Mahkemeye vermiş. Bilirkişi olarak bizi çağırdılar. Gençtim mahkemeye gittim, hâkim tuzu gösterdi. Hâkim bey bu tuz toplama tuz, mağaradan koparılmamış, kıymetli olmayan kara tuz dedim. Beni gönderdiler, sonucu ne oldu bilmiyorum. Yani o yıllarda devlet tuza çok önem veriyordu”

“TUZ HZ. İSMAİL ZAMANINDA BULUNDU”

“Tuzun ilk bulunuşu ile ilgili bir rivayeti daha önce sizden dinlemiştim, anlatır mısınız?”

“Bizim işimiz tuz, yıllarca tuzun ekmeğini yedik. Geçimimizi tuzdan sağladık. Çok tatlı, tuzlu bir hayatım oldu benim. Tuz hep hayatımın merkezinde oldu. Çok zorlandığım zamanlar yaşadım ama şikayetim hiç olmadı, hep şükrettim. Helalinden kazanmaya çalıştım. Tuzun ilk bulunuşu ile ilgili büyüklerimizin bir anlatısı vardı. Onlardan dinlediğim tuzun ilk kez Hazreti İsmail zamanında bulunduğu şeklindedir. Anlatıldığına göre o dönemde davarlarını dağlarda otlatan çoban hayvanların o bölgedeki taşları yaladığını görmüş ve merak edip kendisi de yalamış. Kaya parçasının farklı bir tadı olduğunu görmüş ve tuz böyle bulunmuş.”

AYNI İŞYERİNDE ÜÇÜNCÜ NESİL TUZCULUĞA DEVAM EDİYOR

Babanızın işi bırakmasından sonra tuzculuğa siz devam ediyorsunuz. Dedenizin de çalıştığı aynı işyerinde tuzculuk yapmak nasıl bir duygu ?

“İsmim İbrahim Güneşülke, dedemin ismini taşıyorum. Öncelikle çok özel bir duygu olduğunu gururla söylemek isterim. Biz Çankırı’nın köklü bir ailesi olarak bu şehrin en önemli değeri olan kaya tuzunun ticaretini üç nesildir yapıyoruz. Bununla da gurur duyuyorum. Dedem yapmış, babama devretmiş o da 2022 yılında pandemi sonrası yaşı da ilerlediği için tamamen bana devretti. Ama havalar sıcak olduğunda ara ara getiriyorum, bu dükkanı özlüyor. Babamla birlikte uzun yıllardır bu işi yaptık. 1980’li yılarda Çivitçioğlu Market İmarette faaliyete geçince o güne kadar Sağlık Bakkaliyesi adıyla faaliyet gösteren dükkanımızda bakkaliye faaliyetine son verdik, ismini Tuzcu Güray yaptık. Babam dükkanda durur ben de ilçe pazarlarına tuz ve bakkaliye malzemesi götürüp satardım. Daha sonra şehirde marketler çoğalınca ilçelerde de bakkaliye işi tamamen bitti. Biz de tuz işine devam ettik. Bizim sülalede tuz işi benden sonra bitecek gibi görünüyor. Oğlum makine mühendisi oldu, ismi Güray.  Kızımsa inşaat mühendisi. 57 yaşındayım sağlığım el verdiğince bu işe devam edeceğim. Ondan sonrası Allah kerim.”

“2005 YILI TUZ SEKTÖRÜ İÇİN ÇANKIRI’DA MİLAT OLDU”

“İlçe pazarlarındaki tuz yanında bakkaliye işlerimiz zayıflayınca kara kara düşünmeye başlamıştık. Tamamıyla tuz işine yöneldik. İşler çok iyi değildi ancak 2005 yılından itibaren Çankırı tuzunda bir hareketlilik başladı. Senin yazdığın yazılar şehirde bir farkındalık oluşturdu. Vali Ali Haydar Öner, Polonya’daki turizmle canlı olan tuz madenini inceletmek üzere Polonya’daki tuz madenine heyet gönderdi. Bildiğim kadarıyla sen de o heyette idin. Belediyenin de desteği ile bu sektör gelişti. O güne kadar Tuzcular Arastasında bizimle birlikte iki tuzcu daha vardı. Bu iş önce Çankırı’nın sonra Türkiye’nin gündemine taşındı. Tuzcu dükkanları çoğalmaya başladı. Televizyon programları, tanıtımlar derken Çankırı tuzu bir marka haline geldi. Tuza olan talep artınca ocaktaki tuz fiyatı giderek artmaya başladı. Hatta kristal tuz talebini karşılayamaz duruma geldi mağara. Şu an sayısını bilmiyorum ama Çankırı merkezde yüz civarında tuzcu esnafı oldu. Bir kısmı merdiven altı, internet üzerinden satış yapanlar, Çankırı’dan tuzu alıp Ankara’da İstanbul’da daha birçok şehirde satanlar var. Ancak her işte olduğu gibi bu işte de hile yapanlar çıktı, rafine tuzu doğal tuz diye satıyorlar. Dolayısı ile haksız kazanç sağlayanlar var. Olumsuzluklara rağmen Çankırı tuzu bir marka oldu ve şu an yüzlerce insan bu işten ekmek yiyor. Yemeklik tuzun yanında hediyelik tuz ürünleri de çoğaldı. Memleketimiz için güzel bir tanıtım ve gelir kaynağı oldu. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.”

 

RÖPORTAJ: ARAŞTIRMACI-YAZAR ETHEM YENİGÜRBÜZ

 

 

 

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız